Bu yazının Türkçesini bültenin altında bulabilirsiniz

Die Rosa-Luxemburg-Stiftung, die Heinrich-Böll-Stiftung und Off University organisierten das Friedensforum mit Dr. Rosa Burç, Prof. Mithat Sancar, Berîvan Aymaz, Julia Strutz und Dr. Axel Gehring (v.l.) – Foto: © Stimmen der Solidarität
Liebe Freundinnen und Freunde,
Die Türkei sucht seit zwei Jahren nach einer Lösung für die Kurdenfrage, die in einem Zeitraum von über 40 Jahren mehr als 40.000 Menschenleben gekostet hat. Devlet Bahçeli, der Anführer der türkischen Nationalisten, der jahrzehntelang eine militärische Lösung befürwortet hatte, streckte den kurdischen Abgeordneten vor zwei Jahren in einem überraschenden Schritt die Hand zum Frieden entgegen. Obwohl im Rahmen des durch diese Geste eingeleiteten Verhandlungsprozesses wichtige Schritte unternommen wurden, kam man nur wenig voran.
Abdullah Öcalan, der Anführer der PKK, die seit 1984 einen bewaffneten Kampf führt, hatte im Februar letzten Jahres seine Organisation dazu aufgerufen, sich aufzulösen und die Waffen niederzulegen. Seitdem dauern die Verhandlungen zwischen dem Staat und Öcalan, der auf Imrali in Isolationshaft sitzt, an. Parallel dazu wurde im Parlament ein Ausschuss eingerichtet, und ein Gesetz, das den Ablauf des Prozesses regelt, wurde im Parlament mit großer Mehrheit verabschiedet. Das Gesetz sah Strafmilderungen für Organisationsmitglieder unter der Bedingung der Waffenabgabe vor. Durch das Gesetz, von dem alle außer der Führungsspitze profitieren sollten, hätten die Guerillakämpfer in den Bergen und die im Exil Lebenden ins Land zurückkehren können, und die Inhaftierten wären freigelassen worden. Doch obwohl das Gesetz verabschiedet wurde, trat es nie in Kraft. Denn laut Gesetz muss der Nationale Sicherheitsrat (MGK) feststellen, dass die Organisation vollständig entwaffnet ist, damit der Prozess in Gang gesetzt werden kann. Es wurde erwartet, dass der MGK diesen Bericht im Oktober fertigstellen würde; dies geschah jedoch nicht. Und es kamen Gerüchte auf, dass der Prozess ins Stocken geraten sei.
Letzte Woche empfing Berlin den DEM-Abgeordneten Prof. Dr. Mithat Sancar, Mitglied der İmralı-Delegation, die die Verhandlungen führt. Sancar erläuterte den Prozess bei einer Podiumsdiskussion, die gemeinsam von der Rosa-Luxemburg-Stiftung, der Heinrich-Böll-Stiftung und der Off University organisiert wurde, und bestätigte die Spekulationen: „Seit zwei Monaten erleben wir eine Stagnation.“ Laut Sancar wurde der Prozess von Anfang an „verkehrt“ angelegt: Während in ähnlichen Prozessen weltweit Verhandlungen mit dem Ziel der Waffenabgabe geführt werden, finden sie in der Türkei unter der Bedingung der Waffenabgabe statt. Während der Staat sagt: „Ich muss mich erst vergewissern, dass die Waffen abgegeben wurden“, erklärt der PKK-Führer: „Damit meine Organisation die Waffen abgibt, muss ich selbst mitwirken“, und fordert einen „rechtlichen Status“ sowie angemessene Arbeitsbedingungen.
Letzte Woche erfuhren wir von Sancar, dass Öcalan auf der Insel İmralı in eine größere Unterkunft umgezogen ist, die eigens für die Verhandlungen errichtet wurde. Öcalan wurde jedoch noch kein „Status“ für die Mitarbeit in der Unterkommission für Entwaffnung zuerkannt. Der Grund für diese „Blockade“ ist größtenteils gegenseitiges Misstrauen … Während die Organisation auf ein Signal ihres Anführers wartet, wägt Erdoğan wahrscheinlich ab, welche Reaktionen diese Schritte in der Gesellschaft hervorrufen könnten; er lässt seinen Partner Bahçeli radikale Schritte unternehmen, während er selbst so tut, als stünde er außerhalb des Prozesses. Ümit Özdağ, Vorsitzender der Zafer-Partei, der die schärfste Kritik am Prozess übt, behauptete, Öcalan sei nun frei und lebe ungehindert in der für ihn errichteten Villa; „jetzt überlegen sie, wie sie das der Öffentlichkeit erklären sollen“, sagte er. Es ist wahrscheinlich, dass der Prozess, wie in vielen anderen Ländern auch, in der Türkei auf nationalistischen Widerstand stoßen wird… Eine weitere wichtige Kritik lautet, dass mit einem Palastregime, das den Druck auf seine Gegner von Tag zu Tag verstärkt, kein Frieden geschlossen werden könne; viele sagen: „Ohne Demokratie gibt es keinen Frieden.“ Am 4. November werden die HDP-Ko-Vorsitzenden Selahattin Demirtaş und Figen Yüksekdağ ihr zehntes Jahr in Haft vollenden. Der Frieden gleicht nach wie vor einem Akrobaten, der vor Millionen von Zuschauern auf einem schmalen Seil balanciert. Einem politischen Beobachter zufolge „besteht die einzige Lösung darin, dass die Gesellschaft aufhört zuzuschauen und sich aktiv in den Prozess einbringt“…
IN EIGENER SACHE:
Im Laufe meines Berufslebens habe ich an zahlreichen Interviews, Podiumsdiskussionen und Lesungen teilgenommen. Doch die Veranstaltung, die ich diesen Mittwoch (4. November) in Berlin durchführen werde, ist etwas anders … Denn wir probieren eine neue Art des Journalismus aus: Nachdem unsere Zeitungen und Fernsehsender geschlossen und unsere Social-Media-Konten gesperrt wurden, teilen wir unsere Recherchen und die von uns aufgedeckten Fakten auf einer Theaterbühne – mit Dokumenten, Zeugenaussagen und Bildmaterial – mit unseren Lesern und Zuschauern. Wir versuchen zu beweisen, dass der Journalismus keine Grenzen kennt und dass es immer einen Weg gibt, die Wahrheit zu verteidigen. Am Mittwochabend werde ich mit Unterstützung von Correctiv, bei dem ich seit zehn Jahren arbeite, die Hintergründe einer auf den ersten Blick persönlichen politischen Recherche schildern. Ich werde die Ereignisse hinter einer Nachricht, die mich zuerst ins Gefängnis und dann ins Exil trieb und die mich auch in Deutschland nicht losließ, sowie hinter dem Attentatsversuch, der auf diese Nachricht folgte, auf die Bühne bringen. Nach Berlin werden wir am 17. November in Düsseldorf sein. Danach planen wir, uns in weiteren Städten zu treffen. Ich freue mich auf meine Freunde in Berlin und Düsseldorf.
Ich wünsche Ihnen allen eine gute Woche!
Sevgili dostlar,
Türkiye, 40 yılı aşkın sürede 40 binden fazla cana malolan Kürt sorununda iki yıldır çözüm arıyor. Onyıllar boyunca askeri çözümü savunan Türk milliyetçilerinin lideri Devlet Bahçeli, iki yıl önce sürpriz bir hamleyle Kürt vekillere barış elini uzatmıştı. Bu jestle başlayan müzakere sürecinde önemli adımlar atılmasına rağmen pek az yol alınabildi. 1984’ten beri silahlı mücadele veren PKK’nın lideri Abdullah Öcalan, geçen yıl Şubat’ta örgütüne kendini lağvetme ve silah bırakma çağrısı yapmıştı. O günden beri devletle İmralı’da tecritte tutulan Öcalan arasında müzakereler sürüyor. Buna paralel olarak Meclis’te bir komisyon kuruldu ve sürecin işleyişini kurala bağlayan bir yasa, Meclis’te büyük çoğunlukla kabul edildi. Yasa silah bırakma koşuluyla örgüt üyelerine ceza indirimi uygulanmasını öngörüyordu. Üst kadro dışındakilerin yararlanacağı yasayla, dağdaki gerillalar ve sürgündekiler ülkeye dönebilecek, cezaevindekiler serbest bırakılacaktı. Ancak yasa çıkmasına rağmen bir türlü yürürlüğe sokulmadı. Çünkü yasaya göre, sürecin işlemesi için, örgütün tamamen silahsızlandığının, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından tespiti gerekiyor. MGK’nın bu raporu Ekim ayında tamamlaması bekleniyordu; olmadı. Ve sürecin donduğuna dair söylentiler başladı.
Geçen hafta Berlin, müzakereleri yürüten İmralı Heyeti’nden, DEM milletvekili Prof. Dr. Mithat Sancar’ı ağırladı. Sancar, Rosa Luxemburg Vakfı, Heinrich Böll Vakfı ve Off University ortaklığıyla düzenlenen bir panelde süreci anlattı ve spekülasyonları doğruladı: “Son iki aydır bir duraklama yaşıyoruz”. Sancar’a göre süreç baştan “ters” kuruldu: Dünyadaki benzer süreçlerde müzakereler silah bırakma amacıyla yapılırken, Türkiye’de silah bırakma koşuluyla yapılabiliyor. Devlet, “önce silahların bırakıldığından emin olayım” derken, PKK lideri, “örgütümün silah bırakması için benim devrede olmam” gerek diyor, “yasal statü” ve uygun çalışma koşulları istiyor.
Geçen hafta Sancar’dan, Öcalan’ın İmralı adasında müzakereler için yaptırılan, daha geniş bir konuta taşındığını öğrendik. Ancak Öcalan’a Silahsızlanma Alt Komisyonu’nda çalışma “statü”sü henüz
verilmedi. Bu “kilitlenme”nin nedeni, büyük oranda karşılıklı güvensizlik… Örgüt, liderinden işaret beklerken, Erdoğan muhtemelen bu adımların toplumda yaratabileceği tepkileri hesaplıyor; radikal adımları ortağı Bahçeli’ye attırırken kendisi sürecin dışındaymış gibi davranıyor. Sürece dair en sert eleştirileri yapan Zafer Partisi’nin Başkanı Ümit Özdağ, Öcalan’ın artık serbest olduğunu, kendisi için yapılan villada özgür yaşadığını öne sürdü; “şimdi bunu topluma nasıl anlatacaklarını düşünüyorlar” dedi. Sürecin, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de milliyetçi bir dirence yol açması muhtemel… Bir başka önemli eleştiri de, muhaliflerine yönelik baskıyı günden güne artıran bir Saray rejimiyle barış yapılamayacağı yönünde, “Demokrasi olmadan barış olmaz” diyenler çok. 4 Kasım’da HDP’nin eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutsaklıkları 10. yılını dolduracak. Barış, hala milyonlarca seyirci önünde, ince bir ipin üzerinde yürüyen bir akrobata benziyor. Bir siyasi gözlemciye göre, “Tek çare, toplumun seyretmeyi bırakıp sürece ağırlığını koyması”…
BİZDEN HABERLER:
Meslek hayatım boyunca çok sayıda söyleşi, panel, okumaya katıldım. Ama bu Çarşamba (4 Kasım) Berlin’de yapacağım etkinlik biraz farklı… Çünkü gazeteciliğin yeni bir tarzını deniyoruz: Gazetelerimiz, televizyonlarımız kapatıldıktan, sosyal medya hesaplarımız engellendikten sonra, yaptığımız araştırmaları, ortaya çıkardığımız gerçekleri, bir tiyatro sahnesinde, belgeleri, tanıkları, görüntüleriyle okurumuzla, seyircimizle paylaşıyoruz. Gazeteciliğin engel tanımadığını, hakikati savunmanın mutlaka bir yolunu bulduğunu kanıtlamaya çalışıyoruz. Çarşamba akşamı, 10 yıldır bünyesinde çalıştığım Correctiv’in desteğiyle, şahsi görünen bir siyasi araştırmanın perde arkasını anlatacağım. Beni önce hapse, sonra sürgüne sürükleyen, Almanya’da da peşimi bırakmayan bir haberin ve o haberin ardından gerçekleşen bir suikast girişiminin gerisinde yaşananları sahneye taşıyacağım. Berlin’den sonra, 17 Kasım’da Düsseldorf’ta olacağız. Ardından diğer kentlerde buluşmayı planlıyoruz. Berlin ve Düsseldorf’taki dostları bekliyorum.
Hepinize iyi haftalar.