Bu yazının Türkçesini bültenin altında bulabilirsiniz

Can Dündar auf der Siegesfeier der Linken am Wahlabend in Berlin – Foto: © Can Dündar – Privatarchiv
Liebe Freundinnen und Freunde,
Vorletztes Jahr erreichte uns eine Nachricht unseres deutschen Vermieters: Da er heiraten werde, bat er uns, die Berliner Wohnung zu räumen, in der wir seit vier Jahren zur Miete wohnten. Naiv wie wir sind, glaubten wir ihm.
Wir gratulierten ihm und machten uns auf die Suche nach einer neuen Wohnung. So begann jenes unerfreuliche Abenteuer, das wir mit Hunderttausende Berlinerinnen und Berliner teilten. Ein Jahr lang stellten wir für Hunderte Wohnungen Bewerbungsmappen zusammen, nur um sie besichtigen zu dürfen. Wir sammelten Unterlagen und füllten Formulare aus. Nur die wenigsten bekamen wir überhaupt zu sehen. Manche konnten wir uns nicht leisten, bei anderen erfüllten wir die Bedingungen nicht. Und so manche Vermieterin und so mancher Vermieter lehnten uns von vornherein ab, weil uns ein deutscher Name fehlte.
Nach einem Jahr, als wir kurz davor waren aufzugeben, konnten wir dank solidarischer Hilfe in unsere heutige Wohnung einziehen. Später erfuhren wir, dass unser früherer Vermieter gelogen hatte, um seine Wohnung leerstehend verkaufen zu können.
Als Elif Eralp im Wahlkampf die Lösung der Wohnungsfrage zu ihrem wichtigsten Wahlversprechen machte, rührte sie an die offene Wunde von Hunderttausenden Menschen wie mir. In der Nacht ihrer Wahl war ich in der Wahlzentrale der Linken, um die Siegesfreude mitzuerleben. Ein deutscher Fernsehsender fragte mich, was ich davon halte, dass eine Frau türkischer Herkunft zur Bürgermeisterin gewählt wurde. Ich sagte, das erfülle mich mit Stolz. Wichtiger als ihre ethnische Herkunft sind für mich jedoch ihre Überzeugungen. Bei einer Wahl würde ich einen Deutschen, der meine Ansichten teilt, einem Türken vorziehen, dessen Meinung ich nicht teile.
Leider hat die Identitätspolitik seit Langem die ideologische Auseinandersetzung verdrängt. Kaum war Eralp gewählt, begann ein Teil der deutschen Presse, ihren Migrationshintergrund zu hinterfragen. Bei der Siegesfeier tanzten Menschen mit kurdischen Wurzeln auf der Bühne Halay, und der DJ des Abends erklärte den deutschen Parteimitgliedern gerade, wie man Halay tanzt, als ich auf den X-Accounts einiger Zeitungen die Meldung las, auf der Bühne würden Palästinenser provozieren.
Zur selben Zeit war auf türkischen Accounts die Debatte entbrannt, ob Eralp Kurdin oder Alevitin sei. Dabei entscheidet über die Leistung an der Spitze einer Stadt nicht die ethnische Herkunft, sondern Weltanschauung, gedankliche Vorbereitung, Erfahrung und Team.
Ich wünsche mir, dass sich die Stadtpolitik möglichst bald von den nationalen Debatten löst und die Ärmel hochkrempelt, damit die Menschen in dieser Stadt menschenwürdige Lebensbedingungen erhalten. Und dass Berlin zu einer Stadt wird, in der Mieterinnen und Mieter nicht der Willkür ihrer Vermieterinnen und Vermieter ausgeliefert sind.
IN EIGENER SACHE:
Mehr als 40 Jahre lang habe ich in der Türkei Kolumnen für Zeitschriften und Zeitungen geschrieben. Im heutigen Klima der Repression aber kann mir keine Zeitung im Land mehr eine Kolumne einräumen. Bislang erreichte ich meine Leserinnen und Leser über diese Newsletter und gelegentliche Beiträge in der deutschen Presse.
Seit drei Monaten jedoch schreibe ich regelmäßig für eine Kölner Zeitung. Auf Initiative der geschätzten Lale Akgün habe ich begonnen, für den Kölner Stadt-Anzeiger zu schreiben, die führende Regionalzeitung im Raum Köln. Die Zeitung feiert in diesem Jahr ihr 150-jähriges Bestehen, und ich freue mich, mit meinen Texten zu diesem traditionsreichen Blatt beizutragen. In meinem jüngsten Beitrag, der am Wochenende erschien, habe ich mich mit der Verhaftung des jungen Comedians Deniz Göktaş wegen seiner Witze in seiner Bühnenshow befasst und mit der Intoleranz der Machthaber gegenüber Humor. Nach drei Monaten in Haft steht Göktaş heute nun vor Gericht.
Ich hoffe auf seine Freilassung, dann bliebe der Türkei zumindest diese eine Schande erspart.
Ich wünsche Ihnen allen eine gute Woche.
Sevgili dostlar,
Önceki yıl Alman ev sahibimizden bir mesaj geldi: Evleneceği için, Berlin’de dört yıldır kiracı olarak oturduğumuz evinden çıkmamızı istiyordu. Biraz safça inandık.
Kendisini tebrik edip ev aramaya koyulduk. Ve yüzbinlerce Berlinlinin yaşadığı o tatsız macera başladı. Bir yıl boyunca yüzlerce evi -sadece görmek için- başvuru dosyaları hazırladık; belgeler topladık, formlar doldurduk. Pek azını görebildik. Kimine paramız yetmiyordu, kimine koşullarımız uymuyordu, kimi ev sahibi, bir Alman ismine sahip olmadığımız için baştan reddediyordu. Bir yılın sonunda artık pes etmek üzereyken bir dayanışma sayesinde bugünkü evimize yerleşebildik. Ve eski ev sahibimizin, evini boş şekilde satmak için yalan söylediğini öğrendik.
Elif Eralp, seçim kampanyasında vaatlerinin başına konut sorununun çözümünü koyduğunda benim gibi yüzbinlerce insanın kanayan yarasına dokunmuş oldu. Seçildiği gece, zafer heyecanına tanık olmak için Die Linke’nin seçim karargâhındaydım. Bir Alman televizyonu, Türkiye kökenli birinin başkan seçilmesine dair görüşümü sordu. Bunun gurur verici olduğunu söyledim; ancak benim için fikriyatı, etnik kökeninden önemliydi. Seçimde benimle aynı görüşten bir Alman’ı, fikrine katılmadığım bir Türk’e tercih edebilirdim.
Ne yazık ki uzun zamandır kimlik siyaseti, ideolojik tartışmanın önüne geçti. Eralp seçilir seçilmez Alman basınının bir bölümü göçmen kökenli olmasını sorgulamaya başladı. Zafer kutlamalarında göçmen Kürtler sahnede halay çekiyor, gecenin DJ’yi, Alman partililere nasıl halay çekebileceklerini anlatıyordu ki, o an birkaç gazetenin X hesabında, sahnede Filistinlilerin provokasyon yaptığı haberini gördüm. Aynı saatlerde Türk hesaplarında da “Eralp Kürt mü, Alevi mi” tartışması başlamıştı. Oysa bir yerel yöneticinin performansını etnik kökeni değil, dünya görüşü, fikrî hazırlığı, deneyimi, ekibi belirliyor.
Dilerim, yerel siyaset, ulusal tartışmalardan bir an önce sıyrılıp kentte yaşayanların insanca yaşam koşullarına kavuşması için kolları sıvar. Ve Berlin, kiracıların evsahiplerinin insafına terk edilmeyeceği bir kente dönüşür.
BİZDEN HABERLER:
Türkiye’de 40 yılı aşkın süre dergi ve gazetelerde köşe yazıları yazdım. Ancak ülkenin bugünkü baskı ortamında artık herhangi bir gazetenin bana köşe açabilmesinin imkânı yok. Bugüne dek okurlarıma bu Newsletter’lar ve ara sıra Alman basınında yazdığım yazılarla ulaşıyordum. Ancak üç aydır, bir Köln gazetesinde düzenli yazı yazıyorum. Sevgili Lale Akgün’ün önayak olmasıyla Köln bölgesinin önde gelen yerel gazetesi Kölner Stadt-Anzeiger’de yazmaya başladım. Gazete bu yıl 150. yaşını kutluyor. Ben de bu köklü gazeteye yazılarımla katkı vermekten mutluluk duyuyorum. Haftasonu çıkan son yazımda, genç komedyen Deniz Göktaş’ın sahnedeki esprileri nedeniyle tutuklanmasını ve iktidarın mizaha karşı tahammülsüzlüğünü ele aldım. Göktaş, hapiste geçirdiği üç aydan sonra nihayet bugün hâkim karşısına çıkıyor. Dilerim tahliye edilir ve Türkiye en azından bir utançtan kurtulur.
Hepinize iyi haftalar.
